Dijitalleşmeyi doğru anlamak

Dijitalleşmeyi doğru anlamak

1 Mayıs 2020 0 Yazar: Sadık Uslu

Dijitalleşme olgusu, bilginin en üst düzeyde kullanılma biçimi olarak karşımıza çıkıyor.

İçinde bulunduğumuz zamanı bağlayan, gelecekte çok daha farklı yönelimlere gebe bir süreci hep birlikte yaşıyoruz. Geçmiş dönemlere kıyasla daha etkin kullanılan bilginin, çağımızda çok daha dinamik bir rol üslendiğini görüyoruz. Şimdilik bunu, genel geçici bir tespit olarak görelim ve öyle kabul edelim. Dijitalleşme, bu süreçte edindiğimiz rol ve ağırlığımıza bakılarak yorumlanırsa; daha sağlıklı ve faydalı sonuçlar elde edilebilir.

İhtiyaçlarımızı gidermek için kullandığımız ürünler, ağırlıklı olarak dijital teknolojilere uyumlu ürünlerdir. Eğitim, ekonomi, hukuk, sağlık ve diğer tüm alanlarda yapılan ar-ge çalışmalarının da bu bağlamda ele alındığını görüyoruz. Toplum olarak teknolojiyle iç içe yaşıyoruz. Bu derece içselleşmiş bir olgunun, toplumu sürüklediği bu fenomenize hal, devletlerin örgütsel yapıları açısından ciddi bir handikaptır. Bilgi teknolojilerinin kumanda edildiği merkezler; ulusal egemenlik ve milli güvenlik meseleleri haline gelmiştir.

O halde, bilgi, bilişim ve teknolojiye dair her şey; bireysel ve ulusal çıkarlar parantezinde ele alınmalıdır. Bizler, ne birey olarak; ne de toplumsal/ulusal noktada dijitalleşme adı altında herhangi bir rüzgarın arkasına takılıp sürüklenme lüksüne sahip değiliz. Olamayız. Koronavirüs pandemisi buna en güzel örnektir. Bir başkasının sağlığını tehdit ederim endişesiyle, hiçbir kimsenin keyfi davranamadığını görüyoruz.

Neden !?

Pandemi derecesinde, bütün insanlığı etkisi altına alan dijitalleşme sürecinin de ulusal egemenlik düzeyinde dikkate alınması gerekir. Yaşam biçimlerimizin, geçen zamanla birlikte nasıl dönüştüğüne bir bakalım. Acaba, dönüşen şey “dijital cihazlar ve insanın maddeyi tasarruf ediş biçimi” midir sadece?

“Dijital Dönüşüm”den kast edilenin, zihinsel dönüşüm olduğunu anlıyoruz. İnsanların, yaşam biçimleri üzerinde belirleyici niteliğe sahip olan bu etki, tüm dünya toplumlarının dizginlerini elinde tutuyor. İhtiyaçların karşılanmasında büyük kolaylık sunmasıyla da genel kabul görüyor. Toplumların geniş kesimlerine kullanım kolaylığı sunan dijital unsurlar, mal ve hizmetlerin karşılanması üzerinde de söz sahibi edilmek isteniyor. Kullanım kolaylığı konusunda yapılan fizibilite çalışmaları kadar, bu sistemlerin kontrol mekanizmalarını da çok yönlü olarak ele almak lazımdır.

2.Dünya Savaşı sürecinde imzalanan Bretton Woods anlaşmasıyla, dünya finans sisteminin tam kontrolü, Bankacılık Sistemi’ne kayıtsız şartsız teslim edilmişti. Şimdi; yıkılmak üzere olan borca dayalı bu para sistemi, “dijitalleşme protokolleri” ile bu kez, teknoloji tekellerine teslim edilerek varlığını sürdürecek bir zemin arıyor. Ayrıca; mal ve hizmetlerin tam kontrolünün sağlanmasının yanı sıra, toplumun sosyalleşme yönü de tehlikededir. Yıllardır, bankacılık sistemine mahkum edilen mal ve hizmet döngüsü gibi, sosyal döngünün de dijital aracılar üzerinden gerçekleştirilmesi resmi bir niteliğe bürünebilir. 

Koronavirüs pandemisiyle birlikte allak bullak olan ekonomiler, sosyal hayatı bir çok açıdan tehdit ediyor. Borca dayalı finans zihniyetinin, bu fırsatı değerlendireceğini elbette biliyoruz. Geçmişte de benzer senaryoları izlemiştik.

2.Dünya Savaşı’ndan bu yana, uygulanan mevcut finans modeli için, pandeminin iştah açıcı imkanlar doğurduğunu idrak etmeliyiz. Bu günlerde Dünya Kalkınma Bankası ve IMF’nin havadan basarak elde ettiği trilyonlarca doların, toplumlara borç olarak teklif edildiğini görüyoruz. Her hangi bir karşılığı olmayan bu paralar, koronavirüs pandemisi sayesinde bankacılık sistemine devasa fon kaynağı sunuyor. Devletler, kendi hükümetleri üzerinden trilyonlarca dolar borçlandırılırken, maddi ve manevi kaynaklarının epey daha talan edileceği gerçeğini de kabul etmiş oluyorlar.

Dolayısıyla; bunca basılan doların karşılığının “kovit-19 pandemisi” olduğu çıkarımına varabiliriz. Evet; kovit-19 virüsü “Dünya Bankacılık Sistemi” açısından “karşılık rezerv para” hükmüne büründürülmüştür. Öyle ki; tüm dünyada her gün borsa gibi takip edilen vaka istatistikleri an an dünya kamuoyuna servis ediliyor. Bu tablo ve istatistiklerin sunuluş ve algılanış biçimlerine değinmiyorum.

Dijital dönüşüm süreci; pandemi üzerinden, teknoloji ve finansın yekvücut olduğu farklı bir akım vaat ediyor. İnsanlığı bireysel şekilde konumlandırmaya yöneltiyor. Daha bireyci, toplum ve devlet örgütlenmesini ötekileştirici bir anlayışı değerselleştiriyor. Belki bu değişimler, sadece bireyci bir anlayış olarak algılanabilir. Ancak; meseleye daha geniş bakıldığında öyle olmadığı görülecektir.

Sürekli geliştirilerek, toplumlara düşük dozda entegre edilen dijital seviyenin sosyal alana nüfuzu daha da artıyor. Bilinç düzeyi dağıtık bir yapıya bürünüyor. Bu yapı toplumsal ayrışmayı körükleyerek dijital cihazlar üzerinden yeni bir toplumsal zemin sunuyor. Fiziki mesafelerin fazlaca, dijital olarak mesafenin anlamsız kaldığı bir zemin.

İnsanlık, benzer sosyal-psikolojiyi 2.Dünya Savaşı sonrası yıkılan Avrupa’da görmüştü. Tüm Avrupa, anlamsız bir savaşın içerisinde kalmış, kurtuluşu ABD emperyalizminde bulmuştu. Avrupa’da, ulusal değerler, ekonomik sıkıntıların gerisinde kalmış, AB’nin temelleri atılmıştı. ABD, “Marshall yardımları” ile tüm Avrupa ülkelerine, finansal ve ekonomik destek iddiasıyla Dünya Kalkınma Bankası üzerinden hükmetmişti. Sonrası, tüm Avrupa pazarı ABD’nin kontrolüne geçti. Türkiye, ABD’nin askeri üssü haline geldi. Bir zaman sonra ise iç çatışmalar, PKK, FETÖ vs…

Sonuç !?

Dünya bugün de benzer bir tehditle karşı karşıyadır.

Dijitalleşme, Dünya Bankası ve IMF zilletlerine vagon olmayalım.

Farklı bir paradigmaya (değersayıma) ihtiyaç var. Milli birlik ve beraberliğimiz üzerine kurulu bir anlayışı yaşatmalı, kendi sosyal ve ekonomik modellerimizi kendimiz kurabilmeliyiz.

Sadık Uslu