Paranın vicdanı olmaz ama sistemin olabilir

Paranın vicdanı olmaz ama sistemin olabilir

4 Haziran 2020 0 Yazar: Mete Gündoğan

Gökten dolar yağıyor veya yerden dolar fışkırıyor diyeceğim amma bize değil.

ABD’de ve Avrupa’da oluyor bu işler böyle. Adamlar istedikleri gibi dolar, avro basıyor ve dağıtıyor.

Bize gelince hâlâ yok. Demek ki bu farklı bir kurgu! Önce bu kurguyu anlamak lazım. Daha formel ifadelerle söylersek, önce içinde bulunduğumuz para kredi sistemini iyi anlamak lazım. Lakin bu sistemi kuranların anlatımından değil de farklı bir bakış açısıyla bakanların anlatımından anlamak lazım. Yoksa ‘bu işler neden böyle oluyor’ deyip dururuz. Anlayamayız ve anlatamayız. 

2008 finans krizinde FED trilyonlarca dolar para bastı ve batmakta olan bankalara verdi. Gerekçesi de hazır idi. Finans sistemini ayakta tutacaklardı ki onlar da bütün ekonomi sistemini ayakta tutsunlar!

Ama öyle olmadı. Zenginler daha da zengin, fakirler ise çok daha fakir oldular. Sistem çok kısa sürede tekrar tıkandı. Hatta bu pandemi testi ile çöktü de diyebiliriz. Şimdi yine para basıyorlar ve bunu bu sefer halka da veriyorlar. Hem halka hem de finans kurumlarına veriyorlar.

Bir şeyi daha yapıyorlar.

Finans kurumları bu parayı aralarında çevirmesinler diye negatif faiz uygulaması yapıyorlar. Yani bankaları, halka kredi vermesi için bir bakıma zorluyorlar.

Şimdi bu bağlamda onlar da koparabildikleri faiz oranlarında paraları kredi olarak vermeye çalışıyorlar. İç pazar olmazsa da dış pazara vermeye çalışıyorlar. 

İşte tam bu noktada bizi ilgilendiren işlevler başlıyor. 

Ülke olarak dış borcu yüksek olan bir ülkeyiz. Hatta dış borçlarımızı çok uzun zamana yaydık ve sürekli ödeme gayreti içerisindeyiz. Önümüzdeki kırk yılımızı borçlandırdık. Öyle bir duruma geldik ki dış borçlarımızı ödemek için dış borç alıyoruz. Şöyle bütün borçlarımızı önümüze koyup bunları nasıl öderiz diye bir planımız yok.

Hükümetlerin yaptığı yıllık bütçelerde de bunlar gözükmez zaten. Sadece faiz ödemelerimiz ve o yıl alacağımız borçlar gözükür. O kadar. Borç almasına alıyoruz da maliyetlerimiz de sürekli artıyor. Mevcut anlayışta paranın maliyeti faizdir. Yani güncel konjonktüre göre ödediğimiz faizler hala çok yüksektir.

Negatif faizlerin konuşulduğu ortamda bizler dolar üzerinden hala çok yüksek faizler ödüyoruz. Çünkü geçmişte alınan borçların faizlerini de hala ödüyoruz. Geçmiş borçlanmaları düşündüğümüzde faizlerin çok daha yüksek olduğunu biliyoruz. Örneğin 15 Ocak 2030 vadeli Euro Bondlar. ISIN kodu US900123AL40 olan bu tahvillerin sabit faiz ödeme oranı yüzde 11,875!

Daha 10 sene boyunca bu oranlarda faiz ödemeye devam edeceğiz.

Peki, ne zaman alınmış bu borç? 

Ocak 2000 tarihinde bir buçuk milyar dolar olarak alınmış.
Hatırlayalım. Ağustos 1999 depremi olmuş ve nice canlarımızı kaybetmiştik. Ülke ekonomisi de büyük bir darbe almıştı. Her taraftan bize insani yardımlar geliyordu.

Tabi ödemelerimizin ve ekonomik faaliyetlerimizin de devam etmesi gerekiyordu. İşte öyle bir ortamda bile kimse gözyaşımıza bakmadı. Dolar üzerinden yüzde 12’ye varan faizi bize dayadılar. Bu küçük bir örnek. Hâlâ bunun gibi faizleri ödüyoruz ve ödemeye devam edeceğiz.

Mevcut küresel finans sisteminin para hapishanesine atılmış bir mahkûm gibiyiz. Her geçen günümüzde, eski kontratlarımızdan bir gün eksilirken yeni kontratlarımız ile iki gün mahkûmiyetimiz artıyor.

Ne oluyoruz ne de ölüyoruz. Sürünüyoruz.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bu mahkûmiyete sadık kalacağımıza dair sürekli taahhütlerde bulunuyoruz. Yemin billah ediyoruz. Onlar ise hiçbir vicdani yaklaşımları olmadan tam gaz sömürüye devam ediyorlar. 

Şu son gelişmelere bakın Allah aşkına.

Hem faizlerle hem de kur ataklarıyla kendi çöküşlerinin maliyetlerini bize yıkmaya çalışıyorlar. Küresel finans elitler, yaşadıkları bu çöküş hiç olmamış veya olmuyormuş gibi tavırlar takınıyorlar. Borç verecekleri zaman bile kendi hallerine bakmadan bizden ‘yıkılmış olan’ sisteme liyakat bekliyorlar.

Bizim bakanlarımız veya yetkililerimiz de bunlarla her toplandıkları zaman sermaye kontrolü yapmayacaklarına dair adeta yemin ediyorlar. Sermaye kontrolü demek, ülkeye gelecek olan dövizin ülkeden çıkış şartlarını sizin belirlemeniz demektir. Bunu en son 1998 Uzakdoğu krizinde o zamanın ve şimdinin Malezya Başbakanı Mahathir yapmış ve başarılı olmuştu. Ülkesini ve ekonomisini krizden çıkarıp düze kavuşturmuştu.

Ondan ağızları yanmış olacak ki öyle bir şeyi bir daha kimse yapmasın diye tekrar tekrar söz alıyorlar. Ama iş kendilerine gelince istedikleri gibi hareket ediyorlar. Kendi kurguladıkları sisteme liyakat göstermiyorlar. Tabi liyakatsizliği onlar yaparsa mubah, biz yaparsak haram oluyor!

Örneğin son sıralarda ülkemiz, döviz hareketliliği karşısında yükselmeyi engellemek için sistem içerisinde kalarak farklı hamleler yaptı. Kısmen başarılı da oldu.

Peki, bu hamlelere karşın onlar ne yaptı?

BDDK’nın aldığı önlemler yabancıların Türk lirası ile işlem yapmasını zorlaştırınca, dünyanın en büyük iki takas ve saklama kuruluşu olan Clearstream Banking ve Euroclear Bank aralarında gerçekleşen TL cinsi takas işlemlerini durdurdu.

Yani, onlar, bize ‘doların hareket kabiliyetlerini kısıtlamayacaksınız’ diye şart koşarken, TL’nin hareket kabiliyetini kısıtlamada herhangi bir beis görmediler. Döviz borcu bulmak için daha yüksek bedel (faiz) ödeyeceksiniz demiş oldular. Açıklamalarında gayet de pişkinler!

Dünya koronadan yıkılırsa yıkılsın; ama onların derdi kendi tatlı kârları. Zaten Ağustos 1999 depreminde hiç acımadan bize 30 yıllık bedel ödetmeye kalkanlardan acıma mı beklenir.

Vahşi sömürü bu işte.

Korona pandemisi ile bütçe açıklarımız hızlı bir şekilde artıyor. Bununla birlikte Hazine de yüklü borçlanmalarına devam ediyor. Mayıs ayında 40 milyar TL’lik hedefine karşın 77 milyar TL’lik borçlanma gerçekleştirdi. Yani pandemi bize borç ve faiz olarak yansıyor. Hükümet, sistem içerisinde elinden geleni yapıyor; ancak sistem içerisinde kalarak kurtuluş yok!

Bir türlü anlatamadığımız veya anlaşılması istenilmeyen kısım da burası. Öğretilmiş çaresizliğin yılmaz müminleri gibiyiz. Kısacası, yeni bir değersayım (paradigma) ile yeni bir çözüm üretemezsek, bizim bu kölelik hikâyemiz bu kafayla hiç bitmez. Ne borçlardan kurtulabiliriz ne de ekonomimizi düze çıkarabiliriz. 

Hâlbuki bunlara ne layık ne de mahkûmuz!

Vesselam…
Prof. Dr. Mete Gündoğan