Arabeskleşen Din ve Hatipoğlu

Ramazan ayının girmesiyle birlikte ülkenin bilinen hocalarını iftar ve sahur programlarında görmeye başladık.

Ancak, bu yıl biraz farklı oluyor. Malum Koronavirüs nedeniyle stüdyolarda seyircili program pek yapılamıyor. Yapılanlarda ise; mesafe kurallarına uyulan sembolik katılımlar olduğunu görüyoruz. Bu yıl, pandeminin de etkisiyle, televizyonlar dışında sosyal medyada yapılan yayınlar da öne çıktı. Sadece; sosyal medya değil, “Zoom” üzerinden, özel oturumlar da yapılır hale geldi. İlk ve ortaöğretim kurumları başta olmak üzere, Zoom programı, neredeyse resmi bir mecra haline geldi. Bu derece dönüşen medya araçları, Ramazan programlarının da alternatif mecrası oldu.

Bu kapsamda Nihat Hatipoğlu’nun iftar/sahur programlarının klasikleştiğini söyleyebiliriz. En azından ticari açıdan durum böyle görünüyor.

Bunu nasıl başarıyor?

Nihat Hatipoğlu ve ekibinin, Türkiye sosyolojisini ve güncel mecraları iyi takip ettiğini görüyoruz. Sunum yeteneği,  pazarlama tekniği ve kullanılan teknolojinin günümüz insanında ilgi uyandıracak nitelikte ortaya konulması da ayrıca dikkat çekiyor. Hatipoğlu’nun topluma, her şartta olumlu mesajlar veren, menkıbeler anlatan, ezgiler, dinletiler sunan, izleyiciden canlı sorular alan ve anında cevaplayan, fon müziği eşliğinde duygusal anlatılar yapan, babacan bir profil sunduğunu görüyoruz. O’nun bu yaklaşımı da toplumca taktirle karşılanıyor tabi. İnsanımız da her tür düşüncesini, sorulara dökerek, O’na rahatlıkla sorabiliyor. Sonuç, kaçınılmaz oluyor: Maddi başarı, manevi haz.

Ülkemizde; başta siyaset olmak üzere, yaşam tarzları ve müzikte uzun yıllar toplum bireylerinin kendilerini ifade edemediklerine şahit olmuştuk. Din özelinde de kendilerini ifade edememiş, yığınla insanın olduğu unutulmamalıdır.

Çözülme her yerde

Siyasi yasaklar, yayın yasakları, düşük gelirli kesimin hakir görülmesi, gurbetçilerin aşağılanması gibi sosyal hastalıklar, günümüzde yükselen değer haline gelen sosyal medyaya da bulaştı. Özellikle; Tiktok kullanıcıları son zaman eleştirilerinin odağı durumunda. Bu konuyu; “Arabesk’ten Tiktok’a gidişatımız” başlıklı yazımda analiz etmeye çalışmıştım.

Manzaraya bütüncül baktığımızda; maalesef, din ve inançlarımız konusunda da benzer bir durum söz konusudur. Bu ayrışma dindar kesim içerisinde de var. Bir kesim insanımız, dini eğitimini yeterince alabilmiş değil. En basit konularda bile fikri olmayan, kendince irade göstermeyi tabu edinmiş bir büyük bir kesim var. Verdikleri kararın doğruluğunda bile onaya ihtiyaç duyan, ödünlenmek isteyen… Onaylanma, ihtiyacı hisseden bir kesim bu. Yıllarca içlerine attıkları bu his, bir program üzerinden desteklenebilir durumda ve her Ramazan ayında karşılarına çıkıyordu.

Bir kısım insanımız inançlarını daha bilinçli yaşarken; diğer kısım, geleneksel, taklidi olarak devam ediyor. Farklı kesimler de var tabi. Bu farklılığın bir ucu pasif agresif tutum sergilerken, diğer ucu her an geleneğe ve dine isyan edebilecek, başkaldıracak bir yönelim sunuyor. Sanki; birbirine hem çok uzak, hem de çok yakın olabilecek bu profil, aynı parantezin içerisinde bekliyor. İşte; bu düzeyde hassas bir profil gurup da, farklı değişkenler kullanılarak reyting hesapları arasında kaybolmamalı.

Reality şovlar, yemek yarışmaları, popstar’lar, giyim-moda yarışmaları, Sirvivor’lar vs…

Hepsi, bir köşede yalnızlaşan insanlarımıza bir umut olarak göründü hep. Yıllarca evinde eşine hizmet eden, çocuğuna bakan bir annenin, bu gibi yarışmalarla birlikte; oyuncu karakterlerin davranışları üzerinden kendini yakın çevresine onaylattığını gördük. İzlediği programdaki karakterlerin içine giriyor; adeta, aynı tahrik edici sinyalleri alıyor ve sadece hissettiğiyle kalmıyor, uyguluyor, kişiliğine geçiriyor. Nitekim; konu, komşu, akraba gibi misafirliklerde kendisine sunulan ikramlara şakayla karışık defalarca eleştiriler getiriyor. ”Yemekteyiz” gibi programlar kendi hedef kitlesi içerisinde fenomen olmuştu. Toplum içinde de orjinallerine benzer eleştiriler realize edilerek, kusur arayan cüretkar kişilikler türetilmiştir.

Bu hisler, toplum bireyleri içerisinde en alt (basit) düzeyde bir akım algısı oluşturuyor. İnsanlar bu akıma tutunarak dikkat çekme, kendini onaylatma,  öne çıkma ve düşüncelerini paylaşma ihtiyacı hissediyorlar.

Ülkemizde siyasi yasakların yaşandığı dönemler, toplumun bir kısmının çağdaş, bir kısmının ise gerici olarak gösterilmesine neden olmuştu. İnsanlar bu gibi yaftalamalara yıllarca muhatap kalmışlardı. Kendini baskı altında hisseden bu kitleler, ilk fırsatta muhafazakar merkez sağ siyasetini çıkışa geçirmişlerdir. Siyasetteki mantalite bu gün de aynı ilkel hali üzeredir.

Dolayısıyla; geleneksel dindar kesim de tabandaki dinamik halini bu şekilde korumaktadır.

Nihat Hatipoğlu ve Ramazan Programları

Pandemi öncesi dönem yıllarca Sultanahmet Cami bölgesinde İftar Programları yapan Nihat Hatipoğlu toplumun bu yönünü ilk keşfeden din adamlarımızdan. Hiçbir konferansta, sohbette, TV programlarında sorulmayan sorular, O’nun yayınlarında canlı olarak soruluyordu. Çoğu zaman ilginç, bazen de düşük seviyeli sorular geliyordu. Sn. Hatipoğlu ise bütün bu sorulara, oldukça nazik ve kucaklayıcı bir üslupla cevap veriyor. Hiçbir zaman, hiçbir soruyu abes karşıladığına ve soran kişiyi  aşağıladığına şahit olmadım.  

Programlarda, Hatipoğlu’na yöneltilen ilginç sorulardan bazı örnekler verelim:

  • Genç kız soruyor: “Astral Seyahatle hacca gidersek hacı sayılır mıyım?”
  • Genç kız soruyor: “Cünüplüyken oruç tutabiliyor muyuz? Protez Tırnaklarımızdan dolayı abdest alamıyoruz.”
  • Genç erkek soruyor: “Sosyal Medyadan kazandığım parayla yardım ediyorum. Yardımım kabul olur mu?”
  • Bir çocuk soruyor: “Namazda başkası bizi güldürürse namazım bozulur mu?”
  • Genç erkek soruyor: “Kripto para’dan kazandığım parayla anannemle birlikte hacca gitsem helal olur mu?”
  • Kız çocuğu ve nenesi soruyor: Ekmek kırıntılarını, yemek artıklarını sokak kedileri ve köpeklerine veriyoruz. Bu israf mıdır?

Yukarıdakilere benzer daha nice sorular…

Bu ilginç soruların popülist etkisi ekran başında insanları kilitliyor. Ve dinleyici kesimde bir taktir, bir özgüven oluşuyor. İnsanlar rahatlıkla soru sorabileceğine inanıyor, böylece; kendilerini ifade ediyorlar. Bir yanda, her kesim ve kültürden insanın etkileşimine açık bir program izlenirken, pazarlama tekniği açısından oldukça pragmatik bir yöntem de kullanılıyordu.  

Programın arasına, keman ve vurmalı çalgılar eşliğinde; sözleri ilahi olan, müziği ezgi-arabesk tarzı  bir ritim giriyor. Tamamen hedef kitlenin ruhuna uygun program devam ediyor.

  • “Aman medet duy sesimi dardayım”                     “Cehennemden daha beter kordayım”
  • “Sorma hallarımı gayet zordayım”                         “Yanarım yandığım yetmez mi ola”

Hal böyle olunca, reytinge bağlı olarak program da reklam alıyor. Hatipoğlu’nun ekranlardan kazandığı paralarla ilgili zaman zaman ağır eleştiriler aldığını biliyoruz. Bu eleştirilerin, haklı yönleri olabileceği gibi, haksız yönleri de vardır. Eleştirenlerin, konuya hangi açıdan, hangi hassasiyetle baktığı bu anlamda çok önemlidir.

Evet. Hasbelkader, gözlemlerime dayanarak ifade edeyim ki; program için önceden belirlenen bir hedef kitle vardır. Kanalın, kullandığı materyaller, yatırım ve reytinglerine bakıldığında da çalışmanın ciddi bir ticari yönü olduğu görülüyor. Yani; kapital sistemin ana kurallarından biri oldukça doğal bir şekilde uygulanıyor: Kazan – kazan yöntemi.

Her ne sebepten olursa olsun; bu aşağılamalar, ister şahsın kendisine, ister programa, ister absürt sorulara, ister bu soruları soran vatandaşlara yapılmış olsun. Hepsi sözde kalır. Zira; programın esas başarısının sırrı da buradadır. Medya dünyasında yapılan her tür eleştiri, bir süre sonra propagandaya dönüşür. Mevcut ilgiyi besleyerek domino eder.

Sadık USLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir