İktisat Hareketi bir kadro hareketidir. İnsanların istikameti ve bilgi birimi birikimi ile ilgilenir.

Borca Dayalı Para Si̇stemi̇ İle Mücadele İman Meselesi̇di̇r

İktisadi yapımız Borca dayalı bir anlayışla işlemektedir.

Bu sisteme kısaca BDPS (Borca Dayalı Para Sistemi) diyoruz.
Para; Merkez Bankası tarafından, bizzat bankalara artı faizle borç verilerek, finans pazarına girer. Oradan da tüm ekonomiye pazarlanarak, satılır. Tüm ekonomi, devlet hazinesinin yanı sıra, gerçek ve tüzel kişiler; kısaca, tüketim potansiyeli olan herkes ve herşeydir. 

Ekonomik faaliyetlerin gerçekleştirildiği bu pazar, faizli ve/veya faiz türevli bir pazar olduğundan “İslamın finans pazarı” olma özelliklerinde uzaktır. İşte bu nokta, tüm İslam alemi açısından da, Müslüman ferdler açısından da bağlayıcı hükümler içerir. 

Ayrıca; KRS adı verilen, Kısmi Rezerv Sistemi de bu pazarın, faizli türevlerinden biridir. KRS’nin de kendi içinde farklı prensipleri vardır. Bu sistemde, olmayan bir para, yaklaşık 15 kat, sanal olarak “yaratılmak” suretiyle artı faizle borç olarak verilir. Buradaki borcun şekli; KMH, Kredi Kartı, Konut, Araç, Eşya, İhtiyaç, Bayram, Evlilik, Tatil Kredileri vs. olarak çeşitlendirilerek ürünleştirilmiştir.

Bu ürünler:

a-) Herhangi bir banknot formunda basılı ürünler değildir.
b-) Tamamen Kısmi Rezerv Sistemi kapsamında, zorunlu karşılığın yaklaşık %10’unun Merkez Bankası’na yatırılmasıyla türetilmesi, bankacılık kurallarına bağlanmıştır.
c-) Geriye kalan % 90’lık kısım, her defasında, faizli bir şekilde defalarca kredilendirilir. (bu döngü bugün itibariyle yaklaşık 15 kata çıkmıştır.)

Bu krediler neye karşılık olarak verilebiliyor?

1-) Kredilerin karşılığı, o anki cari durumda, nakitin sadece %10’u olarak karşımıza çıkıyor. Daha açık ifade ile mevduat sahiplerinin, hesap cüzdanlarında yazılı paralarını, bankalardan çekmek istemesi durumunda, ulaşabilecekleri reel para miktarı, yatırdıklarının sadece %10’u kadarıdır, diyebiliriz.

Eğer; hesabında 1000 TL’si varsa, en iyi ihtimalle bunun sadece 100 TL’sini çekebilecektir. Çünkü; bütün para o kadardır. Bu döngü borç-faiz-borç-faiz… şeklinde banka mudilerine yaklaşık onbeş kat sanal bir alım gücü dağıtımı olarak devam ettiğinden, mevduat sahiplerinin banka hesaplarındaki reel para miktarları da her geçen süreçte azalma eğilimindedir. 

2-) Buradaki sıkıntı, sistemin kısır bir döngü içerisinde çalıştırılıyor olmasındandır. Kısır döngüye dinamik oluşturan durum ise; gelecek zamanın; yani henüz gelmemiş zamanın kredilendirilerek sanal bir alım gücü karşılığında satılmasıdır. Burada henüz gelmemiş zaman vadedir ve vade mamülleştirilmiştir.

3-) Özüne bakıldığında, gerçek olmayan, sanal bir satış işlemi yapılmaktadır. Durum, bir palyaçonun onlarca topu havaya atarak, sürekli çevirmesi gibidir. Bu bakımdan sistem durmamalı, reel paranın devir hızı maksimize edilmeli ve borçlandırma devasa bir hal almalıdır.

BDPS’nin borçlandırmada ki ısrarı, sistemdeki paranın geri dönüşünü realize etme çabasındandır. Sanal satım işlemi peşinen yapılırken; paranın geri dönüşünü, gerçek para olarak vadesine bağımlı kılar. Bu vadelerde sanal olarak “yaratılan algı” karşılığında, fiziki (reel) olarak toplanan para mübadele edilir. Burada vadesinde geri ödenen reel paralara karşılık olarak Merkez Bankası doğrudan emisyona gitmez.

Kaldı ki; gitse bile basılan para onların elindedir ve tekrar faizle sisteme girmek zorundadır. 

Borcun taksitlendirilmesi geri ödemelerin fiziki (reel) parayla yapılabilmesini kolaylaştırıyor. Buradaki önemli ayrıntı; borcun sanal olarak gerçekleşmesi, fakat geri ödemelerin fiziki (reel) parayla, yani banknot ile yapılmasıdır. Böyle olunca da tedavülde dolaşan paranın azalması, kısıt hale gelmesi söz konusudur. 

4-) Çarşıda, pazarda dolaşması gereken banknotlar, kredi şeklinde verilmiş borçların geri ödenmesi ile bankalara dönmek zorunda bırakılıyor. Para; toplumların, devletlerin ellerini kollarını bağlayacak derecede kısıt hale geliyor.

2015’de Yunanistan’da yaşanan ekonomik krizde bunun örneklerini görmüştük. ATM’lerden günlük 750 Euro’ya kadar çekilebilirken; kriz sonrası bu limit 60 Euro’ya kadar sınırlandırılmıştı. Yani; Hesaptaki para miktarının pek önemi olmamıştır.
Borçlanmanın ferd olarak, ya da; devlet olarak gerçekleşmesi arasında mantıksal bir farklılık yoktur. BDPS’nin çalışma prensibi borçluyu kendine köle eder niteliktedir.

Pekala; para kısıt hale geliyor; ama, mal ve hizmetlerin durumu nedir?

Çevremize söyle bir baktığımızda, gelişen ve değişen dünyanın tüketime yönelik faaliyetlerinin öne çıkarıldığını görüyoruz. Tarım, sanayi, teknoloji, bilişim, reklam vs. tüm sektörlerin tüketime yönelik bir eğilim içerisinde olduğu hepimizin malumudur. Genç nüfüs, kalabalık olmasına rağmen, iş gücü atıl haldedir. Bu atıl durumun ilk ve en büyük nedeni; mal ve hizmetlerin değişimini sağlayacak olan paranın, çok kısıt hale getirilmesidir.

Bunun yanı sıra, birleşik mağazalar sistemi olan AVM’ler; ayrı ayrı yerlerde iştigal eden teknomarketler, süpermarketler, oto galerileri, inşaatlar, yaş sebze-meyve pazarları, kozmetik dükkanları, tekstil mağazaları, eczaneler ve daha niceleri, mal, mamül ve ürün adı verilen nimetlerle doludur. Boldur. Hizmet sektörü keza aynı derecede birbirleriyle rekabet halindeler.

Her türlü bolluğa rağmen, insanımız bu nimetlerden rızıklanamıyor. “Rızıklanmıyor”.

“Rızıklanmıyor diyorum”, çünkü; insanlık, yaratılış gayesi ve özünden uzaklaştırılıyor. Zulmü, göz göre göre tercih etmek zorunda bırakılıyor. Zalimi yüceltiyor. Zorbalık, sistematik bir hal alıyor. İktisadi yapı, mal ve hizmetlerin değişimine olanak tanımıyor.

Tek, tek baktığımızda her ferdin, emeğiyle birlikte, iyi kötü bir servetinin olduğunu; ancak geçimini sağlayacağı kadar nakit akışına sahip olmadığını görüyoruz. Adilane bir iktisadi anlayış, ferdin sahip olduğu potansiyelle birlikte servet-ihtiyaç dönüşümünü de sürdürülebilir hale getirecektir.

O halde; Allah’ın bize bahşettiği bu kadar helal nimetlerini, mevcut borca dayalı iktisadi anlayış nedeniyle, dolaylı olarak, kendimize haram kılmış olmuyor muyuz?

Borca Dayalı Para Sistemi’ne bağlı olarak zulüm tüm dünyaya tecessüm ediyor. Çünkü; bu sapkın anlayış, rızık ile kul arasına “Borçlandırma sistemi” adı altında bir perde çekmiştir. Bu perde, her geçen gün kanunlarla kutsanma eğilimindedir.

Allah (cc), Tahrim Suresi 1. Ayeti’nde “Ey peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak, Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Buyuruyor.

Ayet-i Kerimede, Rabb’imizin mesajı açık ve nettir. Allah’ın buradaki muradını tesis etmek, her müminin boynunun borcudur. Bir müslümanın Allah’ın helal kıldığı bir şeyi kendisine haram kılması söz konusu olamaz. Allah bunu Peygamberi’nin yapmasına bile musade etmemiştir. 

Allah’ın kullarına helal kıldığı rızıkları, bize haram gibi dayatarak, rızık dairemizi alabildiğine daraltan Borca Dayalı anlayışı, top yekün reddetmek itikadi bir meseledir.

Selam ve Dua ile…

Sadık USLU

Bir cevap yazın